|
|
| |
ÜMMET ARIKAN (Fikri Arıkan'ın Babası)
ANLATIYOR
Türközü'nün bayırlarında köhne bir yapı. Ve tozlu topraklı yolların
açtığı yerde bir çift göz ev. Yokluk, sefalet ve perişanlık sinmiş
evin duvarlarına. Ağlıyor o. Hep inlemede Ümmet Amca. Sidik torbası
yanında sarkmış, iki büklüm olmuş belinin orta yerine vurmuşlar,
oğlunu şehit vermiş Ümmet Amca. Çökmüş gözleri, sıyrılmış yüz
derisiyle çileyi germiş bedenine...
Soruyorum... idam gecesini, öncesini, sonrasını... Bir bir anlatıyor
Ümmet Amca. Kâh ağlıyor, kah inliyor, kah debeleniyor için için.
"Yatsı namazını kıldım, selamladım. Radyoyu açtım, açar açmaz Fikri
Arıkan, bugün saat üçte idam olacak dedi.
Bayılmışım orada. Kız çocuğu taksi tutmuş, doğru Doğan'ın oraya...
Beni evde bırakıyorlar tabii. Bizimkiler emmi uşakları, konu komşu
birikip gidiyorlar. Ne çare oğlum, ne çare! iş işten geçmiş.
Asmışlar oğlumu.
Sabah oldu, sen gel bana sor. Beni de aldılar yanlarına. Mezarlığa
gittik. Yüz kişi falan var. Hocalar bağırdılar, Fikri'nin babası
geliyor diye bağırdılar. Beni kucakladılar hep. Yavrum asılmadan
önce, hocalar anlattı, üç sefer bağırmış:
Kahrolsun komünistler, kahrolsun komünistler, kahrolsun komünistler
diye.
Sonra da bu düzene vermiş veriştirmiş. Oğlumu bir anlatıyorlar, bir
anlatıyorlar, bitiremiyorlardı güzelliklerini. Şöyle, asılmazdan
önce, bakmışlar ki, alnında nur var, vallahi nur varmış alnında.
Oradakilerin hepsi hayıflanıyorlar, böyle bir yiğidi nasıl olur da
asarlar diye. Efendime söyleyeyim, kefen şöyle böyle sarın falan
diyenler olmuş. Eh işte. On onbeş hoca elime ayağıma düştüler. Sen
Fikri'nin babasısın sen Fikri'nin babasısın diye etrafımda fır
döndüler. Sen ne mutlu bir babasın,sen şehit babasısın diye eteğime
yapıştılar.Yavrumun kabrine götürdüler. Bayrama ya bi
gün var ya iki gün. Duvara nasıl vurmuşsam vurmuşum haberim yok.
Burnum kırılmış, her tarafım kan olmuş tabii. Oradan beni alıp
götürmüşler.
Oğlum, idam edilmezden önce nişanlı bacısına mektup yazıyor. Mektubu
onlar götürdü. "Bacım" diyor, "Sen sen ol, başını falan açma.
Namazını kıl, orucunu tut." Nasihat ediyor. Sonra, ilhan kardeşine
bir şeyler yazıyor. Diyor ki, "Babamın sözünden çıkma. Aman ha aman,
namazında ol, orucunda ol, İslâm yolundan ayrılma. Aynen böyle
diyor. Bize ayrıca yazmadı. Yazıp yazmadığı
o mektupçuk işte. Ben nasıl yaşayım oğlum. Halime bakın halime.
Hocalar çok şey anlattılar, idam edilen yere gelmişler.
Benim Fikri'min eli kolu bağlıymış zincirlen. Elimi kolumu açın diye
bağırmış. Namazımı kılacağım, demiş. Zincirini çözmüşler, oğlum,
önce abdest almış, Kur'an okumuş, iki rekat namaz kılmış... Sonra
işte Allah demiş, hep, Allah'ı anmış her soluğunda. Avukatı vardı. O
gitmemiş. Dayanamam ben demiş gitmemiş işte.
İdam edilmeden önce ziyaretine gittimdi. Yanımda kızım vardı.
Ağlıyorum habire, kendimde değilim. Canım da yanıyor, kolay mı?
Bana kızdı: "Allah için ölmek güzel baba, dedi, metin ol, dedi.
Teselli verdi yavrum bana.
Bacısına da öğüt verdi.
Müslüman Türk kızı gibi ol, dedi, İslâmı öğren, yaşa dedi durmadan.
Ölümden hiç korkmuyordu yavrum... Korkmadan da gitti.
Ağlıyordu Ümmet Amca. Onu acısıyla baş başa bırakmak içime sinmedi.
Onu yoksulluğu ile yerin dibinde inlemelerle terk etmek hoş değildi.
Ne var ki, ben de Fikri gibi biriydim. Tek farkım, o kurtulmuştu,
ben ise hâlâ imtihan içeri imtihandaydım. Ayrıldım Ümmet amcadan.
Ağlıyordu o... |
|
|
|
|
FİKRİ’MİN İNCE GÜL’Ü
Sanki burnum, değdi burnuna yok’un,
Kustum, öz ağzımdan kafatasımı...
Necip Fazıl
'Altı da bir, üstü de birdir yerin...'
Diyordu hücre arkadaşım. Yani, 'ha hücredeyiz, ha sarayda.'
Volta atarken bir taraftan söyleniyor, üç adımda yol biterken, geri
dönüp bir üç adım daha atıyor ancak duvar yine yolunu kesiyordu. Ben
ranzamda uzanmış onun şiir gibi estetik olan yürüyüşünü seyrederken
bir taraftan da, böyle lânetlik hücreyi, ihtişamlı bir sarayla
mukayese edecek kadar güçlü olan bu müthiş iradeyi hayranlıkla
izliyordum. Bu arkadaşım, Ülkücü camia içinde idama en yakın
olanıydı. Beş idam cezası Yargıtay’da onay beklerken, bir çok
mahkeme de son aşamadaydı. MHP davası, Adana olaylarının 151
numaralı sanığı olarak Mamak Cezaevi’ne getirilmişti.
O Yunus Uzun'du... O bir destandı... Kartalları kıskandıran keskin
gözleri hangi örgütçünün üzerinde çakılsa, o militan bir daha
güneşin doğacağına olan inancını yitirirdi. Hayatı sevenler, Yunus
gözlerine bakmasın diye başlarını eğip geçerlerdi.
O gün biraz sıkıntılıydık. Fikri Arıkan isimli arkadaşımız mahkemeye
gitmişti ve onu sabırsızlıkla bekliyorduk. Zaman ise sanki durmuş,
bize sabır eğitimi yaptırıyordu. Bu arkadaşımız daha önce iki kez
idam cezası almış, Yargıtay ikisinde de cezayı esastan bozmuştu.
Evet bu son mahkemeydi ve onaylanan idam cezaları üç günde infaz
ediliyordu. 4 numaralı hücrede kalan Fikri Arıkan'ı sabah sekizde
mahkemeye götürmüşler ve saat neredeyse 15.30 civarıydı hâlâ
ortalıkta yok-tu. Bir müddet sonra askerlerin ayak seslerinden
Fikri'nin geldiğini anladık. Hücrelerimizin kapısı demir
mazgallardan oluştuğu için dışarıyı rahatlıkla görebiliyorduk.
İlk hücre olduğumuzdan Fikri bizim önümüzden geçecekti. Nihayet
geldi ve tebessüm ederek bizi selâmladı. Onu böyle neşeli görünce
büyük bir ümide kapıldık ve Yunus'la sevinç içerisinde birbirimize
sarıldık. Hücreler arası konuşmak yasaktı aksi takdirde ağır cezaî
müeyyideler vardı. Ama biz bir yolunu bulmuş ve her türlü
haberleşmeyi herkesin önünde rahatlıkla yapar olmuştuk. Nazarî
eğitim adı altında mecburî bir ders vardı ve bizlerden bir kişi
hücrenin kapısına gelerek Nutuk kitabını okurken, bu arada metindeki
sözleri değiştirerek, istediğini anlatabiliyordu. Başımızdaki
nöbetçiler de ki-tabın metni zannederek bizimle beraber huşu
içerisinde dinlerlerdi.
Nutuk, muhteva olarak bizim mevzularımıza çok uygundu ve mahkemeleri
böylece tartışabiliyorduk. Nutuk'ta da mah-keme, iaşe ve
tartışmalarla dolu metinler mevcuttu. Fikri, okumaya başladı. Sesi
çok net ve vakurdu. Rahat ve huzur bulmuş bir sesle mahkemenin
zaferle sonuçlandığını müjdeliyordu. Bizler âdeta nefes bile almadan
onu dinlerken, biran önce sonuca gelmesini bekliyorduk.
-Ve Eyüp kurtuldu, dedi Fikri Arıkan. Eyüp Özmen, aynı davadan daha
önce idam cezası almış ve idam bekleyen bir arkadaşımızdı. Sehpaya
hazırlanırken beraat etmişti. Bunu bir zafer olarak bizlere
müjdeliyordu Fikri. Ya kendisi? O’nun için ne karar çıkmıştı acaba?
-Senin için ne karar çıktı?.. diye bağırarak sordum ben. Sabrım
kalmamıştı artık. Askerler benim bu kuralsız çıkışımı duymamazlıktan
geldiler ki; bu davranışları kararın vahametini göstermeye
yetiyordu.
-Benimki idam... diye devam etti Fikri.
Yıkılmıştık. Ama o ayaktaydı ve berrak bir ses tonuyla bizleri
teselli etmeye çalışıyordu. Sesi dik ve metindi...
Aman Rabbim! Fikri, arkadaşının beraat ettiğini söylüyor ve bunu bir
zafer olarak bizlere müjdelerken, kendisinin aldığı idam cezasını
sıradan bir kararmış gibi, sanki bir düğün davetiyesiymiş gibi
bizlere anlatıyordu. Biz çökmüştük. 5 numaralı hücreden bir feryat
yükseldi. Bu isyan eden sesin sahibi üç komünist liderle beraber
kalan Şahin Göksel Arduç isimli genç bir arkadaşımızdı. Sekiz
hücreden oluşan, tecrit bölümünde başkaca çıt çıkmıyordu.
Üç gün sonra bir şafak vakti kurulacak idam sehpası, cellat, yağlı
urgan, yüze karşı okunacak olan ferman, beyaz gömlek bir anda
buralara hâkim olmuştu. Sanki kafatasım büyümüş ben de içindeydim.
Kendi kafamın içinde. Bu nasıl bir hâldi bu nasıl bir duygu!.. Çok
ölüm görmüştüm ama bu başka bir vaziyet, bambaşka bir hâl. Daha önce
İstanbul’da bu duyguları yaşamış, asılarak idam edilen İsmet Şahin
olayında bizler de yanmış, bizler de ölmüştük. Bir kere daha, dedim
kendi kendime, insan bir kere ölür ama, biz bin kere. Fikri Arıkan
sakin ve tereddütten uzak mistik bir ses tonuyla konuşmaya devam
ediyordu:
-Bu gece çok rahat uyurum artık...
Fikri'nin rahat uykudan söz etmesini anlamaya çalışıyordum. O ise
konuşmaya devam ediyordu:
-Şimdi dünyanın en rahat insanı benim. Yüce yaratıcının rızası
yolunda, ölümümü her türlü tehlikeye karşı keskin bir silah olarak
kuşandım. Demek ki, kendi ölümüm benim en etkili silahım olacakmış.
Büyük, güçlü bir silah olan insanın kendi ölümü. 'Ve ben şimdi
yaşamımın en güzel, en tatlı, en dinlendirici uykusunu
uyuyabilirim.'
-Adalet terazisini, oduncu kantarına çevirdiler, diyordu, hücre
arkadaşım Yunus. Evet, oduncu kantarı daha hassastı bunların
terazisinden, nasıl olsa üç aşağı beş yukarı fark etmiyordu.
Birkaç gün sonra güneş, Fikri'siz doğacaktı. Takvimler ve zaman bir
kere daha durmuştu.
O'nu şafakta astılar...
Ülkücü hareketin altın halkalarından olan ele avuca sığmaz acar
Adana çocuğu, A-blok 1 Numaralı hücredeki can yoldaşım Yunus Uzun
ise idam beklerken, kader onu başka bir yerde yakalayacak ve bu
arkadaşım da Aydın Cezaevi’nde şehit düşecekti.
Yusuf Ziya ARPACIK |
|